Sinir bilimciler beynimizin sürekli örüntüler aradığını, kalıpları sevdiğini ve belirsizlikten hoşlanmadığını söylüyor.
Aslında bunun çok anlaşılır bir nedeni var. Beynimiz, çevremizde olup bitenleri mümkün olduğunca hızlı anlamlandırmaya çalışıyor. Elindeki bilgiler eksik olduğunda ise boşlukları kendi tahminleriyle dolduruyor.
Çoğu zaman bu harika bir özellik.
Ama bazen…
Bir mesaj geç geliyor.
Bir arkadaşımızın yüzü asılıyor.
Bir toplantıda ismimiz söylenmiyor.
Ve zihnimiz, ortada yeterli bilgi olmamasına rağmen hikâyeyi tamamlamaya başlıyor.
“Kesin bana kızdı.“
“Beni artık önemsemiyor.“
“Yanlış bir şey yaptım.“
Oysa bunlar çoğu zaman gerçek değil; zihnimizin yaptığı yorumlar.
Ben uzun yıllar bunun farkında değildim.
Zihnim neredeyse hiç durmuyordu. Sürekli düşünüyor, analiz ediyor, ihtimaller üretiyor ve olan biteni anlamlandırmaya çalışıyordu. “Anda kalmak” denilen şeyi ise hiç bilmiyordum.
İlk kez yoga yaptığımı bir gün bunun ne demek olduğunu anladım ve hissettim.
Yaptığımız nefes çalışmalarında, sadece nefesime odaklandığım o birkaç dakikada zihnim biraz sakinleşiyordu.
İlk kez gerçekten “şu anın içinde” olduğumu hissediyordum.
Fakat bunu günlük hayatıma nasıl taşıyacağımı bilmiyordum.
Bir süre sonra mindfulness ile tanıştım.
Mindfulness’ı araştırırken sekiz haftalık programlar üzerine yapılan bilimsel çalışmalara rastladım. Düzenli pratik yapan kişilerde beynin bile değişebildiğini söylüyorlardı. Özellikle stres ve tehdit algısıyla ilişkili olan amigdalanın etkisi azalırken, dikkat ve öz farkındalıkla ilişkili beyin bölgeleri daha etkin çalışmaya başlıyordu.
“Bunu denemeliyim.” dedim.
İlk haftalar hiç kolay değildi.
Meditasyon yapıyordum ama hiçbir şey olmuyor gibiydi. Hatta zaman zaman “Ben galiba bunu beceremiyorum.” diye düşündüm.
Yine de devam ettim.
Üçüncü haftadan sonra küçük değişiklikler hissetmeye başladım.
Dördüncü haftada zihnimi daha net gözlemlediğimi fark ettim.
Beşinci haftada ise ilk kez düşüncelerimin içinde kaybolmadan onları sadece izleyebildiğim anlar yaşamaya başladım.
İşte o gün mindfulness’ın bana ne öğrettiğini anladım.
Mindfulness, zihni susturmak değildir. Zihinden geçen düşünceleri fark etmek, zihnin onlara nasıl yorumlar eklediğini görebilmek ve tüm bunları yargılamadan gözlemleyebilmektir. Sonunda anlamıştım.
Bugün zihnim hâlâ örüntüler arıyor.
Hâlâ boşlukları dolduruyor.
Hâlâ bana hikâyeler anlatıyor.
Ama artık kendime tek bir soru soruyorum:
“Bu bir gerçek mi, yoksa zihnimin yaptığı bir yorum mu?”
İşte bu soru, hayata bakışımı değiştirdi.
İlk sekiz haftalık program bittikten sonra kendime bir söz verdim.
Her yıl yeniden sekiz haftalık mindfulness pratiği yapacağım.
Yaklaşık üç yıldır bunu sürdürüyorum.
Çünkü bazen ihtiyacımız olan şey zihnimizi değiştirmek değil; onun nasıl çalıştığını öğrenmek oluyor.
Belki de özgürlük, zihnimizin anlattığı her hikâyeye hemen inanmamayı öğrenmekte saklıdır.


Yorum bırakın