Dün akşam, hayatın hızından kısa bir süreliğine çıktım.
Taksim’in kalabalığından geçip St. Antuan Kilisesi’ndeki bir konsere gittim. Mum ışıkları, keman sesleri, yüksek tavanlar, vitraylardan süzülen ışıklar…
Aslında oraya sadece bir konser dinlemeye gitmiştim.
Ama bazen insan bir yere başka bir şey bulmak için gidiyor.
Son zamanlarda fark ediyorum ki hayat, bizi sürekli hareket halinde tutuyor. Yapılacak işler, yetişilecek sorumluluklar, cevaplanacak mesajlar, çözülmesi gereken problemler…
Bir şey biter bitmez yenisi başlıyor.
Ve fark etmeden “yapmak”, hayatın doğal hali gibi gelmeye başlıyor.
Oysa insan sadece yapan bir varlık değil.
Aynı zamanda hisseden, deneyimleyen ve fark eden bir varlık.
Konser boyunca bunu düşündüm.
Müzik başladığında yapmam gereken hiçbir şey yoktu.
Bir sorunu çözmeye çalışmıyordum.
Bir hedefe ulaşmaya çalışmıyordum.
Bir şeyi yetiştirmem gerekmiyordu.
Sadece oradaydım.
Sadece dinliyordum.
Ve uzun zamandır ihmal ettiğimiz şeylerden birinin bu olduğunu düşündüm:
Bir anın içinde gerçekten kalabilmek.
Çünkü bazen dinlenmek yalnızca fiziksel olarak durmak değildir.
Zihnin de biraz sessizleşebilmesidir.
Sürekli üretmeye, başarmaya ve yetişmeye çalışırken insanın kendi iç sesini duyması zorlaşabiliyor.
Belki de bu yüzden bazı mekânlar, bazı müzikler ya da bazı anlar bize iyi geliyor.
Çünkü bize yeni bir şey öğretmiyorlar.
Sadece unuttuğumuz bir şeyi hatırlatıyorlar:
Her zaman bir yere yetişmek zorunda değiliz.
Bazen sadece bulunduğumuz yerde olmak da yeterli.
Çünkü bazen ihtiyacımız olan şey, daha fazlasını yapmak değil; bulunduğumuz anı biraz daha derinden duymaktır. ✨
Belki de soru şu:
Hayatın hızından çıkınca ne duyuyorsun?


Yorum bırakın