Hayatımızın büyük bir kısmı bekleyerek geçiyor.
Bir hastalığın iyileşmesini bekliyoruz.
Başlamak istediğimiz bir iş için motivasyonun gelmesini bekliyoruz.
Bir mesajı…
Bir haberi…
Doğru zamanı…
Belki de hayatımızı değiştireceğine inandığımız bir karşılaşmayı…
Çoğu zaman beklemeyi, hayatın askıya alındığı bir dönem gibi görüyoruz. Sanki asıl hayat, beklediğimiz şey gerçekleştiğinde başlayacakmış gibi…
Oysa Maurice Blanchot beklemeye bambaşka bir yerden bakıyor.
Ona göre beklemek; varlık ile yokluk arasında gidip gelmek, yaşamı ve ölümü birlikte tartmak, hatırlamak ile unutmak arasında salınmaktır. En çok da bilinmeyenle bağ kurmaktır.
Gerçekten de beklerken hiçbir şey yapmıyor muyuz?
Yoksa en büyük dönüşümler tam da o sessiz zamanlarda mı gerçekleşiyor?
Beklemek sadece dışarıdaki bir olayın gerçekleşmesini beklemek değildir.
Beklerken sabırsızlığımızı tanırız.
Kontrol etme isteğimizi fark ederiz.
Belirsizliğe ne kadar dayanabildiğimizi görürüz.
Ve bazen ilk kez kendimizle karşılaşırız.
Ama beklemek, hayatı ertelemek değildir.
Çünkü hiçbir yol, sadece bekleyerek tamamlanmaz.
İyileşmeyi beklerken sabretmeyi öğreniyoruz.
Motivasyonu beklerken, bazen ilk adımın motivasyondan önce geldiğini fark ediyoruz.
Bir şeyi sürekli düşünmek, ona yaklaşmak değildir.
Zihnimizde defalarca prova yapmak bizi bulunduğumuz yerden ileri götürmez.
İleriye doğru ancak yaşayarak, deneyerek ve adım atarak ilerleyebiliriz.
Belki de beklediğimiz şey bizi değiştirmiyor.
Ona doğru yürürken geçtiğimiz yol değiştiriyor.
Hayat, beklediğimiz şey geldiğinde başlamıyor.
Biz adım attıkça yaşamın zaten devam ettiğini fark ediyoruz.
Belki de mesele beklemek ya da beklememek değildir.
Mesele, beklerken hayatı ertelememektir.
Çünkü yol, zihinde kurularak değil; adım atılarak oluşur.
Ve belki de beklenen hiçbir zaman başrolde değildir.
Asıl başrolde olan, o yolu yürürken dönüşen insandır.


Yorum bırakın