Michael Filmi Bana Ne Düşündürdü?

“Bize anlatılan hikâye mi, kendi hikâyemiz mi?”

Dün Michael Jackson’ın hayatını konu alan filme gittim.

Açıkçası hayatıyla ilgili çok detaylı bilgiye sahip değildim. Daha çok son yıllarda hakkında çıkan sansasyonel haberler aklımda kalmıştı. Oysa Michael Jackson, çocukluğumdan beri şarkılarını severek dinlediğim bir sanatçıydı. İstanbul’a konsere geldiğinde gitmemiştim ve sonrasında buna çok pişman olmuştum.

Dün filmi izledim ve beğendim.

Ama beni etkileyen şey, her zaman olduğu gibi, kişinin kendisinden çok yaşadıkları ve bunların hayatındaki sonuçları oldu.

Filmde dikkatimi çeken en önemli noktalardan biri Michael’ın çocukluğuydu.

Çok büyük bir yeteneği vardı. Ama bu başarı sadece yetenekle açıklanabilecek bir şey değildi. Çok çalışmıştı. Gerçekten çok çalışmıştı.

Bunun yanında sürekli eleştirilen, sürekli daha iyisini yapması beklenen, çoğu zaman yetersiz hissettirilen bir çocuk vardı.

Film boyunca şunu düşündüm:

Bazı insanlar böyle bir çocukluktan sonra kendi değerlerine inanmayı bırakabiliyor.

Bazıları ise hayatları boyunca kendilerini kanıtlamaya çalışıyor.

Michael’ın hikâyesinde beni etkileyen şey ise başka bir şeydi.

Babasının ona anlattığı hikâyeye tamamen teslim olmamış olması.

Evet, aldığı yaralar vardı.

Evet, yetersizlik duygusunu taşıdığı birçok an vardı.

Ama buna rağmen kendi yeteneğini fark etmiş, geliştirmiş ve kendi yolunu açmayı başarmıştı.

Belki de bu yüzden dünya çapında bir sanatçı oldu.

Filmi izlerken aklıma sık sık şu geldi:

İnsanlar anne babalarının yaptıklarına çok takılı kalabiliyor. Bazen haklı olarak… Çünkü çocuklukta yaşadığımız şeyler gerçekten iz bırakıyor.

Bugün verdiğimiz birçok tepkinin, korkumuzun, ilişkilerimizin ve hatta kendimizle kurduğumuz ilişkinin kökleri çoğu zaman çocukluğumuza uzanıyor.

Bu bağlantıları görmek önemli.

Ama bir noktadan sonra sadece geçmişe bakarak yaşamak bizi ileri götürmüyor.

Çünkü kabul etmek başka, takılı kalmak başka.

Geçmişimizi değiştiremeyiz.

Anne babalarımızı değiştiremeyiz.

Ama bugün ne yapacağımız konusunda hâlâ bir seçim hakkımız var.

Bence Michael’ın hikâyesi bana bunu hatırlattı.

Çocukluğumuz bizi etkiler.

Ama kaderimiz olmak zorunda değildir.

Filmde dikkatimi çeken bir diğer konu da Michael’ın içinde hep bir çocuk taşıyor olmasıydı.

Belki çocukluğunda yaşayamadıklarını yaşamaya çalışıyordu.

Belki yıllarca çalışmanın, baskının ve sorumluluğun altında kalan o çocuk hiç büyüyememişti.

Bu yüzden film bende hem hayranlık hem de hüzün bıraktı.

Hayranlık…

Çünkü olağanüstü bir yetenek ve olağanüstü bir emek gördüm.

Hüzün…

Çünkü ne kadar başarılı olursa olsun, içindeki bazı yaraların hiç tam olarak kapanmadığını hissettim.

Ve bir kez daha şunu düşündüm:

Kendimizi tanımak bu yüzden önemli.

Sadece güçlü yanlarımızı değil, gölge yanlarımızı da…

Sadece bugün kim olduğumuzu değil, nasıl bu kişi haline geldiğimizi de…

Mizacımızı, kişiliğimizi, karakterimizi, korkularımızı ve tekrar eden davranış kalıplarımızı anlamak…

Çünkü değişim önce fark etmekle başlıyor.

Belki de hayatın en önemli yolculuklarından biri, geçmişimizi inkâr etmeden ama ona teslim de olmadan kendi hikâyemizi yazabilmek.


Yorumlar

Yorum bırakın