Deneyim Beyni Nasıl Değiştirir?

Daniel J. Siegel’e göre bir deneyim yaşadığımızda beynimiz sadece “olanı kaydetmez”; o deneyime nasıl eşlik ettiğimizi de kaydeder. Yani ne yaşadığımız kadar, onu nasıl yaşadığımız da önemlidir. O anda devreye giren düşünceler, duygular ve bedensel tepkiler birlikte nöronları aktive eder ve beynin çalışma biçimini şekillendirir.

Bunu somut bir örnekle düşünelim.

Çocukken sık sık eleştirilen birini ele alalım. Bir hata yaptığında azar işitmiş, duygusu görülmemiş olsun. Beyin bu deneyimi şöyle kaydeder:
Hata = tehlike
Yıllar sonra bu kişi yetişkin olduğunda, küçük bir yanlış yaptığında bile kalbi hızlanabilir, bedeni gerilebilir, zihni savunmaya geçebilir. Ortada gerçek bir tehdit yoktur ama beyin, geçmişte işe yarayan alarm sistemini otomatik olarak çalıştırır. Çünkü o nöron yolları defalarca aktive edilmiştir.

Ama şimdi başka bir deneyim ekleyelim.

Aynı kişi, bir gün hata yaptığında durup fark eder:
“Şu an bedenim gerildi. Aslında kimse bana saldırmıyor.”
Belki bir arkadaşından anlayış görür, belki kendi kendine sakin kalmayı başarır. İşte bu an, beynin yapısını değiştiren andır. Çünkü beyin yeni bir veri alır:
Hata var ama tehlike yok.

Bu tek başına mucize yaratmaz. Ama bu deneyim tekrarlandıkça, eski yolun yanına yeni bir yol eklenir. Beyin artık sadece tek seçeneğe sahip değildir.

Bir başka örnek verelim.

Sürekli erteleyen birini düşünelim. Yapmak istediği şeyleri bilir ama başlayamaz. Çoğu zaman bunu “tembellik” sanır. Oysa geçmiş deneyimlerine bakıldığında, başlamanın baskı, eleştiri ya da başarısızlık duygusuyla eşleştiği görülür. Beyin, “başlamak = rahatsızlık” bağlantısını kurmuştur.

Ama kişi bir gün işi çok küçük parçalara böler ve sadece 5 dakika ayırır. Zorlamadan, mükemmel olmaya çalışmadan. Beden çok gerilmez, zihinsel tehdit algısı oluşmaz. Beyin bu deneyimi kaydeder:
Başlamak sandığım kadar zor değil.

İşte bu da nöronları farklı bir şekilde aktive eder. Beynin yapısı değişmeye başlar çünkü deneyim değişmiştir.

Siegel’in söylediği “doğuştan gelen özelliklerimizi bile etkiler” kısmı da tam olarak burada anlam kazanır.

Örneğin doğuştan daha kaygılı bir mizaç düşünelim. Bu kişi yeni ortamlarda temkinlidir, hızlı uyum sağlamaz. Bu mizaç değişmez. Ama deneyimle nasıl yaşandığı değişir. Eğer kişi, güvenli ilişkiler içinde defalarca “kaygılıyken de idare edebilirim” deneyimini yaşarsa, beyin şunu öğrenir:
Kaygı var ama başa çıkabiliyorum.”

Böylece kaygı hâlâ gelir ama davranışı yönetmez. Mizaç yerinde durur, tepki biçimi dönüşür.

Ya da duygularını bastırarak büyümüş birini düşünelim. Üzülmemeyi, ağlamamayı, güçlü durmayı öğrenmiştir. Beyin duyguyu tehdit olarak kaydetmiştir. Ama kişi bir gün, bir duyguyu bastırmadan yaşayabildiğini fark eder. Ağlar ama dağılmaz. Konuşur ama ilişki bozulmaz. Beyin yeni bir şey öğrenir:
Duygu = tehlike değil.”

Bu deneyim tekrarlandıkça, duyguyla temas etmek daha mümkün hâle gelir. Beynin yapısı buna göre şekillenir.

Yani beynin değişmesi bize şunu kazandırır:
Aynı durumda hep aynı tepkiyi vermek zorunda olmamak.

Eskiden bağıran biri susmayı öğrenebilir.
Hep susan biri konuşmayı deneyebilir.
Kaçan biri kalmayı, donan biri hareket etmeyi öğrenebilir.

Bu bir karar meselesi değil, deneyim meselesidir.

Beyin, “anladım” dediğimiz şeylerle değil, yaşadıklarımızla değişir. Ve bu yüzden kendini tanıma süreci teorik değil; gündelik hayatta, küçük anlarda, bedende olanı fark ederek ilerler.

Sonuçta şunu söyleyebiliriz:
Geçmiş deneyimler beynimizi şekillendirmiş olabilir.
Ama bugün yaşadığımız her bilinçli deneyim, beynimize yeni bir ihtimal ekler.

Ve bu, değişimin sandığımızdan çok daha mümkün olduğunu gösterir.