İçinde Olanı Fark Etmeden Hayat Değişir mi?

Kendini fark etmeden başkasını anlayabilir misin?

İnsan başkalarının duygularını sezebilir; ses tonundan, bakıştan, suskunluktan anlam çıkarabilir. Ama çoğu zaman kendi iç dünyasında olup bitenleri bu kadar net okuyamaz. Oysa başkasını gerçekten anlayabilmenin yolu, önce kendini fark edebilmekten geçer. Öz farkındalık, tam da bu içsel okuma becerisidir.

Öz farkındalık, “ne hissettiğini bilmek” gibi basit bir tanımın çok ötesindedir. Günlük hayatta çoğumuz duygularımızı isimlendiririz ama onları gerçekten gözlemlemeyiz. Sinirlendiğimizi söyleriz ama bu sinirin hangi anda yükseldiğini, bedende nerede hissedildiğini ya da hangi düşünceyle beslendiğini fark etmeyiz. Oysa öz farkındalık, bir duygunun ortaya çıktığı anı yakalayabilme becerisidir.

Bu beceriyle doğarız ama çoğu zaman onu kullanmayı öğrenemeyiz. Çünkü özfarkındalık çocuklukta gelişir ya da bastırılır. Çocukken duygularımız fark edilip adlandırıldığında, iç dünyamızla bağ kurmayı öğreniriz. Ama “abartma”, “ağlama”, “kızma”, “buna üzülünür mü?” gibi cümlelerle büyüyen bir çocuk, zamanla şunu öğrenir: Hissettiğim şeyler önemli değil. Böylece duyguya değil, duyguya dair yargıya odaklanır.

Bu yüzden yetişkinlikte birçok insan duygularını yaşar ama tanıyamaz. Öfke vardır ama altında hangi ihtiyaç olduğunu bilemez. Kırgınlık hissedilir ama neyin incittiği tarif edilemez. Kaygı yükselir ama bedende ne olup bittiği fark edilmez. Öz farkındalık eksikliği çoğu zaman çocuklukta öğrenilen bu kopukluğun doğal sonucudur.

Benim öz farkındalıkla ilgili asıl uyanışım da tam olarak burada başladı. Bir çocuk psikoloğunun yaptığı bir atölyeye katılmıştım. O güne kadar öz farkındalık benim için daha çok teorik bir kavramdı; okunan, dinlenen ama gündelik hayatta tam olarak nereye oturduğu çok da net olmayan bir şeydi.

Atölyede psikolog tarafından şöyle bir cümle kurulmuştu:
“Biz genelde çocuklarımızın davranışlarına odaklanırız. ‘Neden böyle davranıyor?’ deriz. Ama o davranışın altında yatan duygunun ne olduğuna bakmayız. O duyguyu önemsemeyiz. Oysa ne zaman altta yatan duyguyu anlarsak, davranışın sebebini de anlarız ve ancak o zaman sağlıklı bir yol haritası çizebiliriz.”

Bu cümleyi duyduğum an durdum. Gerçekten durdum!

Çünkü fark ettim ki benim dünyam da tamamen davranışlar üzerine kuruluydu. İyi davranış, kötü davranış, doğru tepki, yanlış tepki… Ama bu bakış açısı nereden geliyordu? Ne zamandan beri duygular değil de sadece davranışlar önemliydi?

O an ilk kez şunu düşündüm:
Acaba bu davranışın altında yatan duygu neydi ki böyle davranıyordu?”

Ve hemen ardından çok daha sarsıcı bir farkındalık geldi.
Aynı soruyu kendime neredeyse hiç sormadığımı fark ettim.

Ben de kendi davranışlarıma bakıyordum.
Neden böyle tepki verdim, neden sinirlendim, neden geri çekildim, neden sustum…
Ama çoğu zaman şu soruyu sormuyordum:
“Bu davranışımın altında yatan duygu ne?”

İşte tam bu noktadan sonra bir şey değişti. Kendi davranışlarımın altındaki duyguları bulmaya çalışmaya başladım. Öfkenin, kaygının altında ne vardı, sabırsızlığın altında hangi yorgunluk, kırılmanın altında hangi görülmeme hissi… Ve sanki tüm dünyam yavaş yavaş başka bir yerden görünmeye başladı.

Şunu fark ettim:
Kendi duygularımı anlamaya başladıkça, çocuğumun duygularını da daha net görüyordum. Onu “düzeltmeye” çalışmak yerine, anlamaya başlıyordum. Davranışa değil, duyguya temas ettikçe hem ben sakinleşiyor hem o rahatlıyordu.

Günlük hayatta bunun pek çok karşılığı var. İş çıkışı eve geldiğinde küçük bir sözle öfkelenmek, bir mesaj geç geldiğinde içte huzursuzluk hissetmek, bir toplantıda konuşmak isteyip geri çekilmek… Öz farkındalık olmadığında bu anlar otomatik tepkilere dönüşür. Ama içe bakmayı öğrendiğimizde şunu fark ederiz: Tepki verdiğimiz şey çoğu zaman bugüne değil, geçmişte öğrenilmiş bir duyguya aittir.

Empati de tam burada anlam kazanır. Kendi duygularıyla teması olmayan biri, başkasını anladığını zanneder ama aslında sadece kendi filtresinden bakar. Kendi korkusunu tanımayan biri, karşısındakinin korkusuna tahammül edemez. Bu yüzden empati, öz farkındalık olmadan derinleşmez.

Değişim ise bir anda olmaz. Öz farkındalık bir aydınlanma anı değil, bir pratiktir. Kaslarla doğmuş olmak bizi atlet yapmadığı gibi, bu kapasiteyle doğmuş olmak da onu otomatik olarak kullanabildiğimiz anlamına gelmez. Bu beceri; tekrar, deneyim ve çaba ister.

Bilimsel olarak da bilinen bir gerçek vardır: Beyin ve sinir sistemi deneyimle şekillenir. Duygularını gözlemlemeyi öğrenen birinin sinir sistemi zamanla daha esnek hale gelir. Bu da daha az otomatik tepki, daha fazla bilinçli seçim demektir.

Kendini tanımak bir lüks değil, bir ihtiyaçtır. İnsan kendisiyle temas ettikçe daha sağlıklı sınırlar koyar, daha gerçek ilişkiler kurar ve hayatında tekrar eden döngüleri fark etmeye başlar. En önemlisi de şunu öğrenir: Duygular düşman değil, rehberdir.

Belki de bugün kendimize sorabileceğimiz en basit ama en dönüştürücü soru şudur:
“Şu anda içimde olan bu duyguyla gerçekten temas ediyor muyum, onu anlıyor muyum, ne olduğunu fark ediyor muyum?”

Çünkü kendini fark etmeye başlayan biri, sadece kendini değil; hayatını da dönüştürmeye başlar.

Fark etmediğimiz duygular hayatımızı yönetir;
fark ettiklerimiz ise bizi dönüştürür.

O zaman bugün tek bir duygu bile olsa onu fark et, sebebinin ne olduğuna odaklan, hadi.