Çoğumuz hayatımızı bilinçli kararlarımızın yönettiğini düşünürüz. Ne yapacağımıza aklımızla karar verdiğimizi, seçimlerimizi mantığımızla yaptığımızı sanırız. Araştırmalar, davranışlarımızın büyük bir kısmının bilinç dışı süreçler tarafından yönetildiğini gösteriyor. Yani bizi yöneten şey düşündüklerimizden çok, farkında olmadan taşıdığımız içsel kayıtlardır.
Bilinç dışımızın bu kadar güçlü olmasının nedeni hızıdır. Bilinç yavaş çalışır; düşünür, tartar, analiz eder. Bilinç dışımız ise anında devreye girer. Tehlikeyi, reddedilmeyi, yalnız kalmayı ya da başarısız olmayı saniyeler içinde algılar ve bizi korumaya çalışır. Bu yüzden çoğu tepkiyi “fark etmeden” veririz. Mesela bir ortamda geriliriz, bir cümle duyduğumuzda içimize kapanır, savunmaya geçeriz. Sonradan “Neden böyle yaptım?” diye düşündüğümüzde ise iş işten geçmiştir. Çünkü o anda devrede olan bilinç değil, bilinç dışımızdır.
Bilinç dışımızı oluşturan en güçlü unsurlardan biri, temel inançlardır. Burada bahsettiğimiz inançlar dini ya da felsefi inanışlar değildir. Hayata, kendimize ve ilişkilere dair geliştirdiğimiz, çoğu zaman farkında bile olmadığımız kabullerdir.
“Yeterince iyi değilim”,
“Sevilmek için, kabul görmek için uyum sağlamalıyım”,
“Kontrol bende olmazsa her şey dağılır”,
gibi iç cümleler buna örnektir. Bu cümleleri bilinçli olarak seçmeyiz. Kimse bir gün oturup “Ben artık yeterince iyi olmadığıma inanacağım” ya da “Başkalarını memnun etmezsem terk edilirim” diye karar vermez. Bu inançlar zamanla, tekrar eden deneyimlerle içimize yerleşir ve doğruymuş gibi çalışmaya başlar. Zihin için önemli olan onların gerçekliği değil, tanıdıklığıdır.
İşte bu durum neden önemlidir. Çünkü bilinç dışımızdaki inançlar önce duygularımızı, duygularımız da davranışlarımızı şekillendirir. Çoğu zaman bunun farkında bile olmayız.
Örneğin “Yeterince iyi değilim” inancını taşıyan bir kişi yoğun bir “kaygı” duygusu yaşayabilir. Bu kaygı bazen ertelemeye, bazen geri çekilmeye, bazen de aşırı çalışmaya dönüşebilir. Dışarıdan bakıldığında bu durum tembellik ya da hırs gibi yorumlanabilir ama aslında altında yatan şey aynıdır.
“Sevilmek için uyum sağlamalıyım” inancı “suçluluk” duygusunu besleyebilir. Kişi hayır diyemeyebilir, sınır koymakta zorlanabilir, kendi ihtiyaçlarını geri plana itebilir.
“Kontrol bende olmazsa her şey dağılır” inancı ise “gerginlik” duygusunu yaratabilir; kişi rahatlayamaz, her şeyi yönetmeye çalışabilir, yükü bir an bile bırakamayabilir. Bu döngü çoğu zaman fark edilmez. Kişi davranışını “Benim karakterim böyle” diye açıklar. Oysa çoğu davranış, bir zamanlar bizi koruyan bir inancın bugüne taşınmış hâlidir.
Bu inançların büyük kısmı çocuklukta oluşur. Özellikle de bizi büyüten, bakım veren, duygusal olarak temas ettiğimiz kişilerle ilişkimizde. Çocuk zihni olan biteni analiz etmez, yorumlar. Olan bitenin nedenini kendinde arar. Burada önemli bir nokta vardır: Bu inançlar çoğu zaman kötü niyetle oluşmaz. Bizi büyüten kişiler de kendi bilinç dışlarının içinden hareket eder. Bir ebeveyn çocuğunu korumak isterken aşırı kaygılı davranabilir. Bir diğeri güçlü olması için duygularını bastırmasını öğretebilir. Bir başkası sevgisini sadece başarıyla gösterebilir. Çocuk için önemli olan niyet değil, yaşadığı duygudur.
Çocuk zihni “Beni seviyor ama böyle yapıyor” demez. “Demek ki böyle olmalıyım” der. Ve bu çıkarım bir inanç olarak kaydolur. Küçükken ağladığında susturulan bir çocuk, büyüdüğünde duygularını bastırmayı öğrenir çoğunlukla. Küçükken sürekli sorumluluk verilen bir çocuk, yetişkinliğinde yük almadan duramaz. Küçükken görülmeyen bir çocuk, büyüdüğünde kendini kanıtlamak için çabalar. O zamanlar hayatta kalmaya yarayan bu stratejiler, yetişkinlikte otomatik davranışlara dönüşebiliyor maalesef.
Yetişkinlikte yaşadığımız birçok tetiklenme aslında bugünün olayıyla ilgili değildir. İş yerinde alınan bir eleştiri, çocuklukta hissedilen yetersizlik duygusunu harekete geçirir. Bir ilişkide yaşanan mesafe, terk edilme inancını canlandırır. O anki tepki, bugüne değil, geçmişte öğrenilmiş bir duyguya verilir. Bu yüzden bazen tepkimizin şiddeti yaşanan durumla orantısızdır.
Bu noktada şunu fark etmek önemlidir: Bilinç dışımız bizi sabote etmeye çalışmaz. O sadece bildiği yolu tekrar eder. Bir zamanlar bizi koruyan bu yollar, bugün bizi sınırlıyor olabilir. Ama zihin bunu kendiliğinden fark etmez. Farkındalık olmadan değişim olmuyor maalesef.
Kendini tanıma tam da burada başlar. Davranışı yargılamak yerine, onun altında yatan inancı fark etmeye başladığımızda. “Ben neden böyleyim?” sorusu yerine “Bu davranış beni neye karşı koruyor?” diye sorduğumuzda. O zaman şunu fark ederiz: Davranışlarımız rastgele değildir. Öğrenilmiştir, anlamlandırılmıştır ve bir zamanlar bir işe yaramıştır. Ben bunu fark ettikten sonra bir çok davranışımın sebebini çözmeye başlamıştım ve inanın bu insanı çok geliştiren bir hal.
Bazen kendimize şu soruları sormak yeterlidir:
Bu davranışı ilk ne zaman hatırlıyorum?
Beni hangi duygudan koruyor olabilir?
Bu inanç bugün hâlâ bana hizmet ediyor mu, yoksa beni sınırlıyor mu?
Bu bana mı ait, yoksa öğrendiğim bir kalıp mı?
Bu sorular cevap vermek için değil, fark etmek için sorulur.
Örneğin; bir ilişkide ya da iş ortamında hayır demekte zorlandığını düşün. İçinden “Aslında istemiyorum” dediğin hâlde yine de kabul ediyorsun. Sonra kendine kızıyor, yorgun ve kırgın hissediyorsun. Bu noktada durup şu soruları sormak çok şey açığa çıkarabilir:
Bu davranışı ilk ne zaman hatırlıyorum? Belki çocukken, ihtiyaçlarını dile getirdiğinde ortamın gerildiği ya da sevgiyi kaybettiğin anlar vardır.
Beni hangi duygudan koruyor olabilir? Belki reddedilmekten, sevilmemekten ya da yalnız kalmaktan.
Bu inanç bugün hâlâ bana hizmet ediyor mu, yoksa beni sınırlıyor mu? O zamanlar işe yarayan bu uyum sağlama hâli, bugün seni yoruyor olabilir.
Ve son soru: Bu bana mı ait, yoksa öğrendiğim bir kalıp mı? Çoğu zaman cevap, bunun senin özünden değil, geçmişte öğrendiğin bir hayatta kalma yolundan geldiğini gösterir.
İşte gördüğünüz gibi hayatımızı yöneten şey çoğu zaman bilinçli kararlarımız değil, bilinç dışımızda taşıdığımız inançlardır. Ama fark edilen her inanç, değişme ihtimali de taşır. Kendini tanımak, bilinç dışımızın otomatik pilotundan çıkıp hayatın direksiyonunu yavaş yavaş eline almaktır.
O zaman hayatımızın direksiyonunu elimize alma vakti gelmedi mi?


Yorum bırakın